Active 7. Uluslararası Finans Zirvesi

Abone Ol
Daha Fazla

Active 7. Uluslararası Finans Zirvesi Swiss Otel’de düzenlendi.

İstanbul Müftüsü Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı ”Küresel Kriz ve Değer Yargıları” konulu oturumda bir konuşma yaptı. Yaptığı konuşmada şunları söyledi.

Çağrıcı ”Sözlerimin başında İslâm dini adına söylediklerimin, diğer kitabî dinler için de geçerli olduğunu belirtmek istiyorum. Çünkü bizler, Müslümanlar olarak, bu dinlerin aynı kaynaktan geldiğine inanırız.

Dolayısıyla çağımızda insanlığın yaşadığı büyük sorunların nedenleri ve çözümleri konusunda İslâm kaynaklarından verdiğim bilgiler, aslında öteki kitabi dinlerde de mevcuttur.

Epey zaman önce okuduğum uluslar arası ünlü bir araştırma kurumunun raporunda, aşırı tüketimin “dünyayı tükettiği”; insanoğlunun ruhundaki din, aile, toplum ve sosyalleşme duygularının yerini, yeni dünya insanında “sahip olma ve tüketme” dürtülerinin aldığı vurgulanıyordu. Raporda, tüketimin milyarlarca insanda yeni bir bağımsızlık duygusu yarattığı, gereğinden fazla ya da hatalı tüketimin hem sağlığımızı hem de doğal çevreyi ‘ateşe’ attığı anlatılıyordu.

Dünya Doğal Hayat Fonu’nun doğal kaynaklar üzerine yaptığı başka bir araştırma raporu, günümüzdeki tüketim çılgınlığının dünyanın sonunu hazırladığını söylüyor.

İnsanın beden ve ruh bütünlüğü bozulup, bedensel talepleri azmanlaşırken, ahlâkî ve manevi yönü yoksullaşınca, bunun korkutucu sonuçları yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladı. Küresel ekonomik krizin de bu türden bir sonuç olduğunu düşünüyorum.

Bilhassa bilim ve teknolojinin şimdiye kadar görülmemiş bir biçimde geliştiği toplumlarda, bir yandan dinî hayat ve dinin kazandırdığı derin sorumluluk duygusu zayıflamakta, diğer yandan -akıl çağı denilen bu dönemde- gerçekte akıl da yalnızca insanoğlunun hakim olma ve haz alma tutkularına hizmet etmek üzere bilgi ve teknik üreten basit bir araç olarak anlaşılmakta ve kullanılmaktadır.

Sonuçta insanoğlu, dinî ve ahlâkî bağlardan kurtulmuş bulunan aşırı zevklerini, tüketim ve hâkimiyet tutkularını doyurma uğruna, dünyayı küresel ekonomik krizden, canlı türlerinin yok edilmesine kadar varan felaketlerin içine sürüklemektedir.

Özellikle modernizmin ürettiği dünya görüşü ve ahlâk anlayışının dünyayı kuşatmasıyla, özgürlük adına -ama gerçekte kazanma ve tüketme uğruna- insanların bireycilikleri; yani bencillikleri, zevk eğilimleri, tüketim tutkuları sürekli kışkırtılmaktadır.

Günümüzde devlet, siyaset, eğitim, ekonomi gibi toplumsal kurumlar da bu azmanlaşan eğilimlerin doyurulması için fırsatlar ve imkânlar oluşturma yönünde kullanılıyor, olağan üretim imkânları yetmeyince dengeler zorlanıyor. Böylece ekonomik dengesizliklerin ve krizlerin, küresel çevre sorunlarının sebepleri hazırlanıyor.

Geçmişte de bazı toplulukların insanlara, diğer canlılara ve doğal çevreye zarar verdiği dönemler olmuştur. Ama insanlığın bilinen tarihinde ilk defa, Batı modernizminin bir ürünü olan pozitivist ve hedonist insan ve dünya algılamasının, globalizm sürecinde bütün kültürleri sarmala almasıyla birliktedir ki, insanoğlu üstündeki, yanındaki ve altındakiyle (yani, Yüce Tanrı, hemcinsleri ve tabiatla) kendisi arasındaki birlik ve sevgi bağını koparma sürecine girdi. Bu süreçte insanoğlu, ilâhî yasaların kendi iyiliği için koyduğu birçok ahlâkî bağı koparıp attı. Böylece Allah’a isyan ederek özgür olacağı, tabiatı alabildiğine kullanarak, hatta kendisinden daha zayıf bulduğunda hemcinslerini ezerek kendi gücünü kanıtlayacağı iddiasında bulundu; siyasi ve ekonomik düzenini buna göre oluşturdu.

Buna karşılık nefsini putlaştırdı ve onun kulu olmaya, onun isteklerine ve istediklerine tapmaya başladı; nefsinin hâkimiyet kurma ve haz alma tutkularını alabildiğine tatmin etmeyi varlığının ve hayatının tek amacı yaptı.

Böylece nefsini tanrılaştıran modern insan, hâkimiyet kurma ve zevk alma tutkusu için gücü oranında yakıyor, yıkıyor, kirletiyor, tüketiyor, öldürüyor, yok ediyor. Bir ABD vatandaşı, bir Afrikalıdan 24 kat daha fazla tüketiyor. Yalnız bu örnek bile sözde “ileri medeniyet”in ahlakî anlamda ne kadar geri, acımasız ve yıkıcı olduğunu göstermeye yeter. Öte tarafta bir de mağdur edilen, çaresiz bırakılan yüz milyonlar var. Köşeye sıkıştırılan her canlı gibi, çaresizlik içine itilen bu yığınlar da son noktada öfkeli, isyankâr ve yıkıcı oluyor.

Son yıllarda dünyamızda küresel düzeyde yaşanan terör olayları, haksız işgaller ve savaşlar, ekonomik krizler, küresel ısınma gibi korkutucu gelişmeler açıkça göstermiştir ki, insanoğlunun doymak bilmeyen tutkuları uğruna ürettiği zararlar, sonunda dönüp yine kendisini vurmaktadır.

Bu ve benzeri vahim sonuçları sebebiyledir ki, bütün dinlerin ve ahlâk sistemlerinin en önemli hedefi, insanın bencilliğini ve maddeperestliğini törpülemek olmuştur.

Kutsal Kitaplar’ın ana konularından biri, insanı bencillik, acımasızlık ve hoyratlıktan kurtaracak olan ahlâk terbiyesidir. Bütün kötülüklerin temelinde bencil ve çıkarcı duygular bulunduğu için Kutsal Kitaplarımız, ısrarla bencillik ve çıkarcılığı bazan ağır bir üslupla eleştirir; hatta bunun apaçık bir sapkınlık olduğu bildirilir.

Kezâ, Kur’an’da yüzlerce âyette dostluk ve kardeşlikten, ahde vefadan, bağışlamadan, özveriden, sabır, tahammül, yumuşaklık, ağırbaşlılık, sükûnet ve teenniden, sevgi, şefkat ve merhametten, yardımlaşma ve paylaşmadan söz edilir. Kısaca insanın kendi dışındakileri de en az kendisi gibi bilip düşünmesinin, hatta mümkün olduğunca onların iyilik ve mutluluğu uğruna kendi menfaatlerinden feragat etmesinin güzelliğinden söz edilir.

Burada benim çok sonraları ilgimi çeken Kur’an-ı Kerim’deki bir âyetin anlamına dikkatinizi çekmek istiyorum. Bu âyette, “Rabbinizin kelimesi (kelamı, yasası), doğruluk ve adalet yönünden eksiksiz, kusursuzdur” buyrulur. Demek ki dürüstlük ve adalet ilâhi yasanın temel ilkeleridir.

İslâmî gelenekte Peygamber’e isnat edilen bir sözde, Allah’ın ahlâkından pay almamız öğütlenir. Bu öğütle az önceki âyeti birlikte değerlendirirsek, dürüstlük ve adaletin, biz insanlar için temel davranış ilkeleri olması gerektiği ortaya çıkar.

İster ekonomi, ister siyaset veya başka alanlarda olsun, insanlığı ilgilendiren bir konudaki girişim, insanlık vicdanını dürüstlük ve adalet yönünden ikna etmedikçe başarıya ulaşamaz. İnsanlığın binlerce yıllık tecrübesi bunu göstermektedir.

Meselâ, çağımızın milyarlarca insanı, halen uygulanan uluslararası siyasetten, ekonomik düzenden memnun değil. Neden? Zira, herkes biliyor ki, izlenen uluslararası siyaset ve ekonomik düzen, insanlığın dürüstlük ve adalet beklentisine uymuyor. Dünyamızın gündemini en çok meşgul eden, onca çabalara rağmen bir arpa boyu yol alınamayan Ortadoğu sorunu neden bir türlü çözümlenemiyor? Çünkü bugüne kadar gösterilen çözüm çabaları dürüstlük ve adalet yönünden ciddi kusurlar, kuşkular taşıyor; bu çabaları gösterenlerin niyetlerinden kuşku duyuluyor.

Gerçek şu ki, özellikle ağır ekonomik sorunlar yaşayan toplumlar, yani yoksul ya da geri kalmış toplumlar, küresel ekonomik karar ve uygulamaların iki sorunla kirlenmiş olduğunu düşünüyor: Adaletsizlik ve ikiyüzlülük…

Önemli bir insanî sorun da şu: Uluslararası siyaset ve ekonomi aktörleri genellikle çıkar amaçlı çalışıyor. Politikaların yönünü çıkar hesapları belirliyor.

Active Uluslararası Finans Zirvesi gibi girişimleri elbette önemsiyorum. Ama eğer küresel ekonomik kriz olmasaydı, dünyadaki ikiyüzlü ve adaletsiz düzen karşısında sessiz mi kalacaktık?…

İşte ana sorun burada… Yani, güçlülerin işi yolunda gitseydi, insanlığın en az yarısının (meselâ, tüm Afrika’nın, Asya ve Güney Amerika’nın önemli bir kısmının) yaşadığı açlık, sefalet, çaresizlik kimsenin umurunda olmayacak mıydı? Oysa –hepimiz biliyoruz ki- yüzyıllardır Afrika’dan “alan” ülkeler, aldıklarının belki onda birini eski sahiplerine verselerdi Afrika’da bildiğimiz acıların tümü ortadan kalkardı.

Şimdilerde, başta Afganistan ve Irak olmak üzere, geri kalmış ülkelerle ilgili bazı projeler uygulanıyor. Söylenenlere bakarsak bu projelerin amacı bu ülkelere demokrasi, barış ve huzur getirmek… Ama işin aslı –yüzyıllar boyunca olduğu gibi- yine Doğu’nun kaynaklarının Batı’ya aktarılması değil mi? Ve dünya bunu bilmiyor mu? Tabii ki Doğu da bunu biliyor. Ve işte bu durum Doğu’nun vicdanında korkunç bir güvensizlik doğuruyor. Yüz milyonlarca vicdanlarda böyle bir güvensizlik varken küresel barış ve küresel istikrar nasıl sağlanabilir?

Ben bir din adamı ve ilâhiyatçıyım. Şu soruyu sormamın Yüce Allah’a, insanlığa ve vicdanıma karşı görevim olduğunu düşünüyorum: İstanbullu, Londralı, New Yorklu çocuklar kadar Gazzeli çocukların da yaşamaya, güvenliğe, sağlığa, eğitime ihtiyacı yok mu? Elbette hiç kimse “yok” diyemez, demiyor da… Ama Gazzeli çocuklara yapılanların onda biri Londralı, New Yorklu, Parisli çocuklara yapılsaydı dünyanın tutumu yine bugünkü gibi mi olurdu?..

Bu vahim ikiyüzlülük ve adaletsizlik karşısında, anlı şanlı unvanlar taşıyan biz dinî liderlerin ne yaptıklarını da sorgulamak gerekiyor.

“Birinci bin yılda Avrupa’yı, ikinci bin yılda Afrika’yı hallettik; şimdi üçüncü binde sıra Asya’da” diyerek hâlâ Ortaçağ dinî fütuhatı peşinde koşmanın, dinî iktidar alanını genişletme hesaplarının ötesinde, küresel adaletsizlik ve haksızlıklar karşısında onurluca bir duruş sergileyebiliyor mu dinî liderler?… Seslerini yükseltebiliyor mu? Dürüstçe, âdilce?…

Bir din adamı olarak şunun apaçık bir gerçek olduğuna inanıyorum:

Yüce Allah bir düzen kurdu. Bu düzenin yaşamasını da kendisine kul olmamıza, bir de hemcinslerimize, sosyal, biyolojik ve fiziki çevremize karşı dürüst, adil ve şefkatli davranmamıza bağladı. Düzenini böyle kurdu. İnsanlık bu düzeni bozmaya kalktığında bedelini ödemiştir, bugün de ödemektedir. İnsanoğlu, nefsinin hayvanî güdüleri olan haz alma ve hakim olma tutkularının isteklerini Yüce Tanrı’nın iradesinden üstün tutmayı sürdürürse, yani ilâhî iradeden saparsa bunun bedelini mutlaka ödeyecektir. Ekonomik krizlerden çevre sorunlarına kadar birçok yeni sorunlar bunun işaretleridir.

Ben, bugün yaşanan küresel çaptaki siyasal ve ekonomik açmazların, krizlerin ana nedeninin böyle bir sapma olduğunu düşünüyorum; çözümünün de Allah’ın kurduğu evrensel düzenin yasalarına uymak ve bu düzenle uyumlu yaşamakta olduğuna inanıyorum; yani insanî ve ahlâkî değerleri nefsimizin ilkel duygularının üstünde tutmayı başarırsak, hem ilâhî düzenle uyumlu yaşayacağımıza hem de insanlık vicdanının dürüstlük ve adalet beklentilerini boşa çıkarmayacak bir dünya düzeni; barışa, güvene, mutluluğa elverişli bir dünya düzeni kurmayı başaracağımıza inanıyorum.

Küresel ekonomik kriz bağlamında bir hususa daha önemle dikkat çekmek istiyorum:

Semavi dinler bizden, “Yaşanan krizden, ben kendime nasıl bir çıkar sağlayabilirim” yerine; hatta “Bu krizden öncelikle kendimi nasıl kurtarabilirim” yerine; “Bu zor zamanda daha az insanın, daha az zarar görmesi için ben ne yapabilirim? Başka insanların, özellikle yoksulların, benden daha kıt imkânlara sahip olanların bu krizden benden daha az zarar görmesi için ben kendimden ne fedakârlık yapabilirim?” dememizi istiyor. İlâhî kitaplar, bu özveriyi buyuran doğrudan veya dolaylı ifadelerle doludur. Tarih boyunca bütün semavi dinlerin ve bütün peygamberlerin çabası bu özveriye sahip insanların sayısını çoğaltmak olmuştur.

İlâhî dinin paylaşma yönündeki buyruğuna uyarak, nimetleri paylaşmayı bildiğimiz gibi krizlerin ortaya çıkardığı sıkıntıları, riskleri de paylaşmalıyız. Bu paylaşma, yerine göre tutumlu olmakla, fazla imkânlarımızdan muhtaçlara pay ayırmakla olur; yerine göre -ekonominin işlemesi, insanların işsiz ve aşsız kalmaması için- harcama yapmakla olur. Yeter ki, gönlümüzde başkasına da yer olsun ve onların sorunlarını hafifletme niyeti taşıyalım.

Aslında sorun da bizde, çare de bizde…

Semavi dinlerin hepsinde de “Kendin için istediğini kardeşin için de iste” ilkesi vardır. Hatta bir tercih yapmak zorunda kaldığımızda, kardeşimizin mutluluğunu kendimizinkinden daha önemli saymamız istenir.

Kant’ın “ahlâkın maksimi” dediği, başka bir ahlâk düşünürünün (Heimsoeth) “yalın ahlâk” dediği, herkesçe bilinen, bütün temiz vicdanlarca beğenilen ve istenen ahlâk yasalarıdır bunlar…

Ama üzüntüyle belirtmeliyiz ki, çağdaş ekonomik süreçlerde bu yüce buyrukların yerinin olmadığını görüyoruz.

Meselâ Kur’an’da, Hz. Muhammed’in arkadaşlarını (sahabiler) överken, “Onlar, kendileri darlık içinde olsalar bile, başkalarını kendi öz canlarına tercih ederler” denilmektedir. Hz. Muhammed de bir hadisinde, “Kendin için istediğini kardeşin için de istemedikçe mümin sayılmazsın” buyurur. Diğer kutsal kitaplarda da bu tür yüce buyrukların bulunduğunu biliyoruz.

Şunu da belirtmek isterim: Elbette -Kur’an-ı Kerim’de de açıkça belirtildiği gibi- Allah dünyayı ve ondaki nimetleri kullarının yararlanması için yarattı. Ama bunlarla O, ayrıca bizi, bizim insanlığımızı da denemeden geçirmektedir.

Gücümüz yetiyor diye her şeyin üstüne kendimiz abanıp, kendimiz yararlanmak tam bir ilkelliktir; öyleyse herkesin, hatta her canlının bu nimetlerden pay alması için çalışmamız gerekir. Üstün insanlık bundadır. Bizi yücelten, iyi ve güzel insan yapan, yediklerimiz değil, yedirdiklerimizdir. Bütün kutsal kitaplar bunu söyler, bunu ister.

Ama modern dünya ekonomisinin arkasındaki felsefe, -ne yazık ki- (başta da söylediğim gibi) geniş ölçüde bencil, bireyci, pragmatist eğilimlerdir.

Bir fay kuşağının altındaki gazın iyice birikip sıkışması, bir noktaya gelince de patlayıp yer kabuğunu sallaması, çatlatması gibi, bu tür bencillik ve çıkarcılıkların da belli bir hacme ulaşınca patlamalara, krizlere yol açtığını görmekteyiz.

Artık, dünyayı dönülmez bir felâkete götürmeden, yaşanan krizlerden ders çıkarmalıyız. Küreselleşmenin katkısıyla bu kadar genişlemiş bir siyasal alanı, bu kadar genişlemiş bir ekonomik alanı, bu derece aşırı bireyci, hedonist, materyalist ve dolayısıyla en sonunda yıkıcı olan bir insan modeliyle yönetmemizin mümkün olmadığı anlaşılmıştır.

Çağın büyük fırsatları büyük sorumlulukları da gerektirmektedir. İnsanlık tecrübesi göstermiştir ki, bizi kontrol edecek olan yine bizim kendimiz, kendi vicdanımız, Yüce Tanrı’nın huzurunda hissetmemiz gereken sorumluluk duygumuzdur. Ve bu duyguyla beslenen insan sevgisi, tabiat sevgisidir. Kalpleri bu asîl sorumluluktan yoksun olanlara biricik dünyamızı nasıl emanet edebiliriz!

Kanaatimce modern dünyanın, ekonomik krizler de dahil olmak üzere, hemen her sorununun temelinde özverili, paylaşmacı insan tipi yerine, inanılmaz derecede bencil ve bireyci insan modelini yetiştiren eğitim anlayışımız, dünya görüşümüz vardır. Hepimiz biliriz ki, bu tip insanlar, kendi çıkarı için kriz ortamlarını kollar, krizleri bile kendi çıkarı için fırsat olarak bilir ve değerlendirirler; hatta -Zigmund Bauman’ın Postmodern Etik başlıklı eserinde çok güzel ifade ettiği gibi- gücü yetiyorsa krizlerin doğmasına zemin hazırlar.

Uzmanlarının bildirdiğine göre, modern dünyada küresel düzeyde siyaset ve ekonomi aktörleri arasında böylelerinin sayası –ne yazık ki- az değildir. Küresel siyaset ve ekonomi alanının, önemli ölçüde bencillik ve fırsatçılık hesaplarıyla yürütüldüğü, bu aktörleri durduran tek engelin, krizin kendisine de zarar vereceği korkusu olduğu söylenmektedir. Bu, gerçekten insanlık dışı bir haleti ruhiyedir. Böylesine ruhları kararmış olanlar dünyamıza, insanlığa ne verebilir!

Sözlerime son verirken, her kötü şeyden bir ders çıkarılabileceği gibi, halen sürmekte olan küresel ekonomik krizden de, geleceğimizden daha umutlu olmamızı sağlayacak değerde sonuçlar çıkarılacağını umuyorum.

Dünyada pek çok uzman bunun için çaba harcıyor; Yüce Allah’tan bu iyi niyetli çabaları başarılı kılmasını diliyorum” dedi.

Yorumlar kapalı.